Aglamak istiyorum, doyasiya aglamak. Icimdeki sitemleri, bagrimdaki kor atesi, Gozyaslarimda akitmak istiyorum. Aglamak istiyorum inadina tum sahte guluslerin!
Yaziklar olsun yalan dolan uzerine kurulmus tum saltanatlara! Yaziklar olsun cikar ugruna insan yakan vicdansizlara! Yaziklar olsun benlik pesinde kosan bencil beyinsizlere! Ve. Yaziklar olsun... Uc gunluk dunya icin Ahiretini satanlara!
Guvenecek kimse kalmamissa eger, onca insan arasinda! Adalet kavrami unutulmus, yerini adaletsizlik almissa! Zalim nefs pesine dusup Ar, Namus ayaklar altina alinmissa! Ve. Ben... Butun bunlari goruyor, biliyor ve hala susuyorsam! Yaziklar olsun bana, Bende eger insanim diye yasiyorsam..!
Muhammed Masum hazretleri buyurdu ki: (Kâfirleri sevmemek Kur'an-ı kerimde açıkça emredilmiştir. Kur'an-ı kerime uymamız farzdır.) [m.29]
Kâfirleri sevmeyi haram eden âyet-i kerimelerden birkaçının meali şöyle: (Allah'a ve kıyamet gününe iman edenler; babaları, kardeşleri ve akrabası olsa da, Allah'ın ve Resulünün düşmanlarını sevmez.) [Mücadele 22]
(Kâfirleri dost edinen, Allah'ın dostluğunu bırakmış olur.) [Âl-i İmran 28]
(Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, [İslam'a olan düşmanlıklarında] birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan [kâfir] olur. Allahü teâlâ, [kâfirleri dost edinip, kendine] zulmedenlere hidayet etmez.) [Maide 51]
(Ey iman edenler, benim ve sizin düşmanınız olanları dost edinmeyin, onları sevmeyin!) [Mümtehine 1]
Allahü teâlâ, Eshab-ı kiramı, (Kâfirlere gadab ederler, birbirlerine merhametlidirler) diye övmektedir. (Feth 29)
Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki: (Allahü teâlâyı sevmeyen ve Onun düşmanlarını düşman bilmeyen, hakiki iman etmiş olmaz. Müminleri Allah için seven ve kâfirleri düşman bilen, Allah'ın sevgisine kavuşur.) [İ.Ahmed]
(Allahü teâlânın dostunu seven, düşmanına buğzedenin imanı kâmildir.) [Ebu Davud] (İsyan edenlere düşmanlık ederek, Allahü teâlâya yaklaşın!) [Deylemi] (Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur.) [Taberani]
Halife Ömer'e, (Hire'li bir hıristiyan var. Çok zeki, yazısı da çok güzel, bunu kendine katip yap) dediler. Kabul etmedi. Aşağıdaki âyet-i kerimeyi okuyup, (Mümin olmayan birini dost edinemem) dedi
Ebu Musel Eşari hazretleri anlatır: Halife Ömer'e dedim ki:
- Hıristiyan katibim çok işe yarıyor.
- Niçin, bir müslüman katip kullanmıyorsun? (Ey müminler! Yahudi ve hıristiyanları sevmeyin) âyetini işitmedin mi?
- Dini onun, katipliği benim.
- Allahü teâlânın hakir ettiğine ikram etme! Onun zelil ettiğini aziz eyleme! Allah'ın uzaklaştırdığına yaklaşma!
- Basra'yı onunla idare edebiliyorum.
- Hıristiyan ölürse ne yapacaksan, şimdi onu yap! Hemen onu değiştir!
Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!
Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!
Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz. Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!
Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince. Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!
Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
İstemek, neyi isteyeceğini bilmeyenlerin elinde şaşkın. Gayret, mevcuda razı olanların elinde çaresiz. Amaçlar ve araçlar tahteravallide, araçlar yukarıda, amaçlar aşağıda kalmış.
Kulağa ve gönle yanlış şeyler fısıldayan müzik, dizi ve sıradanlık rüzgârları, hedefi olmayan ve günü birlik yaşayan kitleleri savurmaya devam ediyor. İdealler, oltaya takılmış balık gibi sancıda. “Ben” lerin ön safta yer almasından dolayı, “Biz” ler geride kalmış. İnsanlar, istemesi telkin edilen şeyleri ister olmuş. İnsanın kumandası televizyonun elinde. Ana okulu çağındaki çocuk psikolojisi hakim sahneye, “Hazza koş, elemden kaç” .
Duanın ipekten kanatlarını hangi rüyanın hayalleri süslüyor? İstemeye itici güç olan gayret, neyin heyecanı ile cümleleri şekillendiriyor? İnanç, iyi anlaşılmak ve hayata rengini katmak için, Azrail’in ayak seslerini beklemekten ne zaman kurtulacak? Ve hakikati görerek yaşamaya sevk edecek ve belki de can simidi olacak gayret, istemekle buluşmayı daha ne kadar bekleyecek?
Çocuklarımıza para kazandıran itibarlı bir meslek ve zengin bir eşten öte, hangi fiili dua ile zihinlerine hayatın anlamını kazıdık ve neyin gayreti kuşattı beklenti ile bize bakan minicik yürekleri? Biz devreden çekiliversek, hangi davranışımız konuşmaya ve önlerine yön ve yol işareti koymaya devam eder? Bizi tanımlayacak olsalar ne derlerdi, nasıl anlatırlardı? Gözleri, en derine kodlanan nelerin giriş kapısı olmuştu ve gönlünde neler misafirdi kalıcı olmak niyetiyle bağdaş kurmuş oturan?
Sahi bizim dinimizde, kimi hazları erteleme, kimilerini de iptal, başka din kardeşlerini de düşünmek vb gibi, insanın organik kalıbının içini insan olabilme iksiriyle dolduran değer ve anlamlar vardı. Her secdede yerçekimine inat beyni zenginleştiren kan dolaşımı, negatif enerjiyi boşaltıp pozitifi yüklerken, el ve bel bağladığımız Rab’bimizle gönül ve akıl bağımız güçleniyordu. Manzara daha bir netleşiyor ve farkındalıklar su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Arayanların bulduğu öncelikler, insanı sıradan ve ilkel hazlar düzeyinde yaşamaktan vinçle çıkarıp alıyor ve istemeyi istetiyordu insana ve gayret ekliyordu hayatına gün ışığı niyetine. Yüce bir idealle, özgül ağırlığı yüksek insan profiliyle, hayatı nitelikli kılan saygınlığı, ideal bir çerçevedeki şahesere dönüştürebiliyordu. Yaradan’ına teslim olma ve verilene razı olabilme makamı, daha iyisi için gayret etmeyi engellemezken, gözlerimizin kilitlendiği yan ve yönler, bizi bazı zamanlarda yaptığımız ibadetlerle rahatlatıp ve dini de bu günlere hapsetme ritüel’ini getirdi. Ve bu günlerin canhıraş sesleri ayyuka yükseldi. Camiler, daha çok kabire yaklaştığını fark edenlerin seyrek ayak sesleriyle şenlenir oldu. Cuma ve bayram namazlarındaki ibadetin coşkusu ise, çoğunun cami kapısından çıkana kadar kuşatıyor gönüllerini.
İstediklerimiz istememiz gerekenlerle yer değiştirmişse, bu sistemde bir arıza var demektir hanımefendi ve beyefendiler! Yaşadıklarımızla yaşamamız gerekenler yer değiştirmişse bu gidiş iyiye değil demektir. Namaz kılanlar, elini, dilini, gözünü ve özünü düzeltme konusunda yana yakıla yardım dilemiyorsa, karşısında kendilerine göz kırpan haram fırsatlardan ateşten kaçar gibi kaçılmıyorsa, insanlar dışarıda herkesin hayran kaldığı bir melek, içeride zehir zemberek ise, zihinler sadece konuşulanları taşıyor olmanın, hayat ise bunları yaşayamıyor olmanın cenderesinden kurtulmayı bekliyorsa, bu sistem raydan çıkmış ve nereye gittiği belli olmayan bir istikamete dolu dizgin ilerliyor demektir.
Bir insan, eşini ve çocuklarını adam yerine koymayı, kendi adamlığının bir gereği ve olmazsa olmazı bilmiyorsa, masa başında konuşurken hâzâ Müslüman kesilip, hayatının içine bir bakılsa büyüteçle aranırsa ancak bulunabilecek izler taşıyorsa, inandığını söylediği halde, örnek alınacak peygamber davranışlarını, siyerin satırları arasına ve sohbet konularına hapsetmişse ve podyumda, kaçmamız gerekenler salınıyorsa boy boy ve biz gafletin gözlerimizin arkasına yerleştirdiği serapla avunmaya alışmışsak, burada birden fazla kaybettiren dinamiğin hızla işlediğinin korkunç gerçeğinin farkında mıyız?
Lisedeki kızlara prezervatif dağıtılıyorsa, uyuşturucu ilköğretim kapılarına kadar inmişse, bu akıl ve sorumluluk taşıdığını söyleyen bizlerin akıl gözlerimize mil mi çekildi? Televizyonda dizi izlemekten, internette onun bunun kızı kadını yada erkeği ile çetleşmekten, eşinin yada çocuklarının sevgi ve ilgi ihtiyacını gideremediği için evden soğutup sokağa yönelttiğinin farkında olmayacak kadar beyni uyuşmuş anne babalar varsa, bu toplum çöküyor demektir.
Ne oluyor bize? Hesap endişesi ve cennet ümidi, sökülüp alındı mı gönüllerden? Ve halâ evlerimizi en büyük korunma, sığınma, gelişme ve denge merkezi ve kurtuluşumuzun tek adresi olarak görmüyorsak, bu durumun bizi tükettiğinin farkında olmamız için ve geri dönüşü fiilen ve kavlen istemek için daha ne kadar düşmemiz lâzım ve başkalarına bakmaktan başımızı kaldırıp da ne zaman kendimize ayna olacağız?
Ellerimiz ne zaman sebebe yönelik bir talep için açılacak Yaradan’ımıza? Rab’bimiz “İsteyin vereyim” diyor, verilenler buysa, istenenler nedir sizce? Marka giyinecek, iyi arabalara binilip gezilecek, iyi yaşatacak parayı isterken, “Helâlinden” demezsek, her şeyden önce hayâ, duyarlılık, dürüstlük, ahlâklılık, iman ve amel gücü ile bilinç istememişsek, o zaman bizler ne için açıyoruz ellerimizi? Gayretimiz ancak rahatımız ve kısa vadeli çıkarlarımız için olursa ve bunların arasında insan merkezde olmalı iken detaya inmişse, evet efendim evet, bu sistemde bir arıza var bence, ya sizce? Saliha Erdim Yeni Dünya
(değerli Saliha hocama aynı katiliyoruz..Allah ondan razi olsun..)
“Bütün namazlar, bir tek namazı bulmak içindir. O namazı yakalayan, ondan sonraki bütün namazları da, o namazı bulmak için kılar.” Demişti bir büyüğüm. Ben o namazı buldum. Gecikmiş bir sabah namazı idi. Daha seccademin başına geçerken, “Bugün bende ne var?” diye şaştım. Bir namaz, bir namaz…
Anlatılamaz, ancak yaşanır, daha doğrusu yaşatılır. Dünya kelimelerine döksek, “Baldan bir okyanusta bir bal damlası olmak.” Allah, herkese bir kere olsun nasip etsin, böyle bir namazı inşallah. Amin !
“Geçenlerde bir dost, “Kâbe’ye yeniden gitmeyi ne kadar istersiniz kim bilir! Dedi. “Hayır” dedim. Şaşırdı. “Kâbe’ye gitmek değil, Kâbe’den en uzaklara gitmek devrindeyim” dedim. Daha da çok şaşırdı. Evet, gerilen bir ok gibi, dünyanın Kâbe’ye en uzak noktalarına kadar çekilmek ve oradan Kâbe’ye secde ederek, namaz kıldığım yerden Kâbe’ye kadar uzanan her yeri benim hissetmek dönemindeyim. Namaz kıldığım her yer benim oluyor ve Kâbe’yle aramda kalan mesafe sıfırlanıyor. Işık hızı ile giden bir ok gibiyim velhasıl, mesafe ne kadar açılırsa hızım da o kadar artıyor.
“Ölümden zerre kadar korkum varsa, namerdim” diyemeyeceğim. Beden için biyolojik bir korku, mutlaka vardır. Ama benim asıl korkum, secdeden kovulmaktır. Eğer huzura kabul edilmezsem bedenim değil, ondan önce ruhum ölmüş demektir. Bu ise, bedenin ölmesi ile kıyaslanamayacak derecede, korkunç bir sıfır oluşturur.
Sıfır olmaktan, Sonsuz’uma sığınırım. Aman, aman, el-Aman. Ya RAB !
Mevlama ve Onun Rasulüne çok seviyorum .ve iyi bir kul olmak,müslüman kardeşlerime gücümü yetince yardımcı olmak tek yaşamak gayem..Rabbim yardımcımız olsun