*RÜVEYDA'NIN HUZUR EVINDE HOSGELDINIZ SAFA GELDINIZ*

Audici

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Sevgide vefa


Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Tâhâ hazretleri buyuruyor ki:


(Üstadına muhabbet ve onun sohbetinde bulunmak, her şeyden üstündür; çünkü üstad, kemal mertebelerin en yükseğine kavuşturmak ve ona marifetleri vermekle, talebesinin hastalıklarını tedavi eder.
İki şeyi size tavsiye ederim, birisi dinin sahibine uymak, ikincisi bağlı bulunduğunuz zata muhabbet etmek. Eğer bu iki şey sizde varsa, geri kalan, ister olsun, ister olmasın, hiç üzülmeyin!
Şah-ı Nakşibend hazretleri, yolunun esasını, Eshab-ı kiramın yolu üzere kurdu. Onlar Resulullahın muhabbetiyle şereflendikleri gibi, bize de üstada muhabbetin şerefi gerekir.
Bizim yolumuzun yolcularının faydaları, ana ve babalarına, hatta yedi sülalesine ulaşır.
Büyüklerimizin yolunu inkâr edenden, aslandan kaçar gibi kaçmalı. Bunun ekmeğini yiyenin kalbi, zikre karşı 40 gün ölür. Bu inkârcılar, Resulullahın zamanında olsaydı, onu da inkâr ederlerdi.)
Van’ın Gürpınar ilçesinden genç bir tüccar, Nehri’ye gidip, Seyyid Tâhâ hazretlerine talebe olmak istedi. Kabul edilince, verdikleri tesbihi de alıp geri evine geldi.
Bu zat, talebe olduktan birkaç gün sonra, hayvanlarının bir kısmını kurt kaparak telef etti. Bütün işleri ters gitmeye başladı. Şeytan, (Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi) diye vesvese verdi. O talebe nihayet, Seyyid Tâhâ hazretlerinin daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi de yanına alıp, hocasından ayrılmak maksadıyla onun evine geldi. Kapıyı Köse Halife açtı. Hocasıyla görüşmek istediğini bildirdi. O da şu anda evde olmadığını söyledi. Bunun üzerine, hocasından ayrıldığını, bir daha gelmeyeceğini söyleyerek, tesbihi de hocasına verilmesi için Köse Halife’ye iade etti. Seyyid Tâhâ hazretleri eve geldiğinde, Köse Halife durumu arz edip, tesbihi takdim ettiğinde, tebessüm buyurdu.
Aradan aylar geçmişti. Seyyid Tâhâ hazretleri, bir gün öğle vakti namaza kalkarken, birden ellerini uzatıp, (Def ol, ya lâin!) buyurup namaza başladılar. Namazdan sonra Köse Halife sordu:
─ Efendim, mübarek ellerinizi uzatıp, öyle söylemenizdeki hikmet ne idi?
─ Gürpınar’da bir Müslüman ölmek üzereyken, şeytan imansız gitmesine çalışıyordu. Büyüklerin bereketiyle defedildi. Adam imanla vefat etti.
─ Efendim, o zat, tesbihi iade eden genç tüccar mı?
─ Evet, oydu.
─ Peki, hocam, o edepsizlik edip hediyenizi iade ettiği halde, neden yardım ettiniz?
─ Birkaç gün de olsa bizi sevdi. Biz de, onun sevgisine vefa gösterdik.

KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)

6/11/2009 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) Yorum yaz! |

GARİB VE YOLCU GİBİ OLMAK‏


Alemlere rahmet Fahr-i kâinat efendimiz (s.a.v.), birgün çok sevdiği kayın biraderi Hz. Ömer (r.a.)'in oğlu Abdullah (r.a.)'ın omuzuna mübarek ellerini koyarak, dünyaya nasıl bakması gerektiği öğretti.
 Buyurdu ki:

"Ey Abdullah! Dünyada tıpkı bir garip hatta bir yolcu gibi davran!.."
Efendimizin, dünyalardan kıymetli bu nasihatından sonra Hz. Abdullah'ın hep şöyle söylendiği rivayet olunur:
"Akşamı ettiğinde, sabahı bekleme!
Sabaha çıktığında akşamı bekleme!
Sağlıklı günlerinde, hastalanacağın vakıf için; hayatın boyunca da öleceğin zaman için tedbir al!.." (Buhari, Rikak 3. Tirmizi, Zuhd: 25. İbni mâce, Zühd.)
Fahr-i Kâniat Efendimiz (s.a.v.) Hz. Abdullah'a söyleyeceği sözü söylemeden önce O'nun omuzuna cennet rayihası gül elini koymuştu.
Bu hareket, sözü söyleyenin söyleyeceği söze dikkat edilmesi gerektiğini ifade eder.

Efendimizin mübarek sözünde geçen garib kelimesi, memleketinden ve ailesinden uzakta bulunan kimse anlamına gelir. Yolcu da hemen hemen aynı anlamı ifade eder.
Bu iki kelimenin arasıdaki mânâ farkı şudur: Garip, memleketinden ve ailesinden uzak ise de, bulunduğu diyar-ı gurbette, ikamet ettiği yerde birkaç, kişiyle dostluk kurmuş, tanıdık edinmiştir.
 Yolcu bundan da mahrum olan kişidir.

Âlemlere Rahmet Efendimiz, Hz. Abdullah'a dünyada garib bir yolcu gibi yaşamayı tavsiye ederken, dünyayı ebedi bir vatan gibi görmemesini öğütlemiş oluyordu.
Bir garib, bir yolcu gibi olan kimsenin, başkalarına karşı hasedi, kini, düşmanlığı, kavgası, hoş olmayan davranışları olmaz.
 Bütün bu anormallikler dünyaya olması gerekenden fazla meyledip gönül bağlamının sonucudur.

Oysa insan, tükenmez arzularının esiri olmamalıdır. Mü'min kişi, Allah'a karşı itaat ve tâati artırmak için her ânı, sağlığı ve hayatı ganimet bilmelidir...
İnsan, aile ocağından ayrı düşmüş bir garib gibi davranmalıdır. Kendini bir yolcu saymalıdır.
Çünkü yolcu, uğradığı yerlerdeki güzelliklere gönül bağlayıp oralara takılıp kalmaz.
Yolculuk boyu gelebilecek tehlikeleri dâima dikkate alır. Mü'min, işte böyle bir yolcu olduğunu düşünmeli.

Hz. Abdullah (r.a.), Rasülullah (s.a.v.)'ın bu nasihatlerini aynen tutmuş, dünyanın geçici zevklerine asla aldanmamıştır.
Bu güzel insan, arzu edilen miktarca dünya malına sahip olduğu hâlde gönlünü bunlara kaptırmamış, dünyasını âhiretine satmıştır.
Hz. Abdullah, Efendimizin gerçek âşığı olarak yaşamış, hayatını O'nun sünnetine göre düzenlemiş, bu çizgiden hiçbir zaman sapmamış bir zattır.
Efendimizin verdiği öğüdü açıklayan cümleleri aklı başında mü'minler için büyük mânâlar ifade eder.
Hz. Abdullah'ın şu sözlerine bakın:

"Dere tepe demeden yoluna devam ederken tembellik yapma. Sen, önünde uzun bir yol bulunan yolcusun.
Gevşeyip kalma. Sabaha çıkınca. Seni ölümün daha önce yakalayacağını düşün ve ona göre hareket et..."

Bu sözler bize dünyayı, dünya yolculuğunu ve yolun sonununu ne güzel anlatmaktadır.
"Ölmeden önce ölmek" denilen olay da bu olmalıdır herhâlde...

22/12/2008 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (1) Yorum yaz! |

Bir insan lisanını gıybetten muhafaza ediyorsa, o, takva sahibid


Bir insan lisanını gıybetten muhafaza ediyorsa, o, takva sahibidir. Allâh’tan korkan gıybet edemez. Hadis-i şerifte “Gıybet etmek zina etmekten daha beterdir” buyruluyor. Hatta imam Gazalî, “37 zinaya bedeldir” diye bir tarife çıkarmış ihyâ’sında.


Bir insan lisanını gıybetten muhafaza ediyorsa takva sahibidir. Kalbini su-i zandan muhafaza ediyorsa takva sahibidir. Kibirden, gururdan nefsini alıkoyuyorsa takva sahibidir. Başkalarıyla alay etmekten, onu bunu hakir görmekten kaçınıyorsa takva sahibidir. Yalan söylemek, emanete hıyanet etmekten çekiniyorsa takva sahibidir. şüpheli olandan sakınıp helâl-haram gözetiyorsa takva sahibidir.


Hem insanların içinde, hem de yalnız kalınca edebe riayet ediyorsa takva sahibidir. Hülasa insan bütün haramlardan sakınmalı, bütün ilahi emirlere riayetkâr olmalıdır. işte bunlar takvanın başlıca alametleridir.


Hasan-ı Basrî Hazretleri camide dilenen bir adam görür. şu kardeşimiz camide dilenmese iyi olur, der içinden. Gece rüyasında o adamı kızartıp önüne getirirler, bunu ye, diye. “Yâ Rabbî, ben gıybet ettim” der, hatasını anlar. Zira ârifler nezdinde, kişinin kalbinden geçen dahi gıybet olur. çünkü “hasenetü’l-ebrâr, seyyietü’l-mukarrebîn”dir.


Hasan-ı Basrî Hazretleri sabahleyin bakar ki o dilenci bir çeşme başında, elinde ekmek, çevreye dökülen dereotlarını toplayıp yemektedir. Anlayacağınız bu zât, bu kadar garip, fakir bir kimseymiş. Dilenci yaklaşıp: “Ya Hasan! Camide gıybetimi yaptın sonra rüyanda beni kızartıp önüne verdiler, değil mi” der. Büyük veli Hasan-ı Basrî Hazretleri k.s. “Aman beni affet” diye ilerleyince adam birden kayboluverir.


Âyet-i celile-i cemilesinde Rabbimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? işte bundan tiksindiniz. O hâlde Allâh’tan korkun” (Hucurât, 49/12)


Yine bir gün bir kimse Hasan-ı Basrî Hazretlerini gıyabında konuşur. Hazret bunu duyunca ona bir tepsi baklava gönderir. Ayrıca o kimseden hakkını helâl etmesini ister. Gıybet eden adam gördüğü muamele karşısında şaşırır. “Ben sizin aleyhinizde konuştum, siz bana hediye göndermişsiniz” der. Hasan-ı Basrî k.s. “Evet yavrum, hakkını helâl et, benim gıyabımda konuşmakla günahlarımı sen aldın, buna ilave olarak senin ibadetlerinin sevabını da bana vermiş oldun. Onun için bu karlı alışverişten dolayı sana teşekkür etmek istedim” der.


Hülasa takva, kişinin dilini, kulağını, elini, düşüncelerini ve gözünü haramdan, mâlâyaniden ve lağviyattan korumasıdır. Kulun takvası letaiflerinin işlemesiyle doğrudan bağlantılıdır. Dil düzelince kalp, kulak düzelince ruh, el düzelince sır düzene girer. Düşüncelerimizin istikameti hafîyi, gözümüzün istikameti ahfâyı selâmete kavuşturur. Takva artıkça imandaki yakîn derecesi de artar. Dolayısıyla hesaba çekildiğimiz hususlar da incelir. Muttakî insan daim, Hakk’ın huzurunda bulunduğunun şuurunda olan ve ona göre hareket eden insandır.


Cenab-ı Zü’l-Celâl, lisanını gıybetten muhafaza eden muttakî kulları zümresine bizleri de ilhak eylesin. Hamd olsun âlemlerin Rabbi olan Allâh’a...

29/11/2008 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Ey Namaz Kılmayan Kimse...!!!


Şu ayet ve hadislerde belirtilen azabın şiddetine bakta gençlik ve hayata aldanma, çünkü hayat ne kadar uzun olursa olsun bütün nefisler ölümü tadıcıdır... Tüm bunları bir kenara bırakıp gaflete dalma. Şüphesiz Allahu Teâla seni boş yere yaratmadı. Aksine, ancak O’na kulluk etmemiz için yaratıldık. Ne biz, ne de tüm insanlar başı boş bırakılmayacak... Allah(c.c.) azze ve celle’nin bizleri kesinlikle toplayacağı, hak ve adâletle sınıfların ayrılacağı bir dönüş yerimiz var bizim...

Yarın ancak, kendisinden korkup emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan; dünyayı, cennet ve Allah(c.c.)’ın hoşnutluğu karşısında satan; geçici hayata karşı Ahiret sonsuzluğunu tercih eden; azap ve ızdıraba karşı mutluluğu satın alan kimselerin olacak, işte onlar güvenlik ve esenlik içinde olacak; ticaretleri boşa gitmeyecektir.

Aziz ve Kahhâr olan Allah(c.c.)’ın huzurunda yarın ki durumunu düşün... Allah(c.c.)’a andolsun, bu öyle bir saattir ki, dehşetinden müttakiler habersiz değildirler.

O gün Cehennem getirilir, insan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var! (Fecr,23).

Gerçekten çok çok kötü olan da Hakkı bilip ona iman etmen sonra da seni hiç ilgilendirmezmiş gibi, umursamaksızın bu yönde bir adım dahi atmıyor olmandır. Yoksa bu Hakkı teşrî edip onu emreden Allah(c.c.)’ın, -insanı şiddetlice- kuşatmasının sana asla erişmeyecek olduğuna mı inanıyorsun?.

Ahiret ve Ahirette olacakların azâmeti ve dehşetinden kurtulmak mı daha kolay, yoksa dünyada peşinde koştuğun heves ve tutkuları bırakmak mı?

Eğer AIlah’a ve Ahiret gününe şüphe duymadan iman ediyorsan, gerçekten doğru ve dikkatli düşünüp lafı yerine koyup kesinlikle batıla uymayacağına kâni oluyorsan, karşına; bütün müslümanlar için de bir öğüt olacak, tertemiz hakkı uygulamaktan başka bir gerçek çıkmayacaktır.

Sözün doğrusuna teslim olup önündeki bu açık gerçeğe tutunmaktan başka alternatifin olmadığını anladığın zaman sana düşen vazife; Allah(c.c.)’ın bizler için seçtiği hayat düzenini yürürlüğe koymak için ayaklanman, derhal namaza ve Allah(c.c.) için secdeye koşmandır. Şeytan gibi Rabbine isyankâr olma! Bil ki, bu nasihata kulak vermezsen, korkunç sondan Allah(c.c.)’ın dilemesinden başka, ne bir kurtuluş ne de bir kaçış yeri olmayacak!

Zevk ve isteklerine karşı koymazken seni yaratan Allah(c.c.)’a karşı gelirsin!.. Allah(c.c.)’ın ayetlerini duyar ve namaz konusundaki emirlerini gayet iyi bilir de Allah(c.c.)’ın bu husustaki tehditlerini sanki hiç duymamış gibi namaz kılmamakta hâlâ ısrar edersin:

× Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin! ki, Allah(c.c.)’ın kendisine okunan ayetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!Ø (Câsiye,7-8).

Bunlar, gerçeği bildiği, onun aydınlığını gördüğü halde Allah(c.c.)’a bilerek karşı gelen, anladığı halde Allah(c.c.)’ın emrinden habersiz gibi davranmak suretiyle kendi kişiliklerine zulmedenlerdir.

İşte böyleleri Allahu Teâla’nın şu ayetinde belirttiği kimseler gibidirler,

×Hevâsını (kötü duygularını) ilâh edinen ve Allah(c.c.)’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?...Ø (Câsiye, 23).

Ey Allah(c.c.)’ın kulu! Artık üzerindeki gafleti at!. Latif ve Habîr olan Allah(c.c.) azze ve celle nin yoluna yönel, tevbe et ve henüz fırsat varken kendini ıslah et... Rabbinin affına O yüce mevlâ’nın engin rahmetine koş.. Kim bilir? Bu sabah belki son sabahın ya da bu akşam son akşamın?.

Bir bak... Rabbimiz ne buyuruyor,

Bizim ayetlerimize öyle kimseler iman eder ki, ayetlerimizle kendilerine öğüt verildiği zaman secdeye kapanırlar ve Rablerine hamd ile tesbih ederler de kibirlenmezler (secde,15).

Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz ki biz, mücrimlerden intikam alacağız.Ø (secde,22).

Onlara “namaz kılın” denildiği zaman itaat edip namaz kılmazlar. (Namaz kılmayarak Kur’an ayetlerini) yalanlayanların o gün vay haline. Artık Kur’an’ın ayetlerinden sonra neye inanacaklar (Mürselat 48-49-50).


4/10/2008 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Müslümanız ama neyimiz islami?


Toplumsal yapımızı inceleyen her akıl sahibi, şu acı hakikati tüm çıplaklığıyla görecektir. Bizim söylemlerimizle fiiliyatımız birbiriyle uyumlu değil.


İnancımız Sosyal Sorumluluk Gerektirir

Fahri Razi derki; “Eğer bir gül kokuyorsa, bu o gülün kokan cinsten olduğunu gösterir. Eğer kokmuyorsa, kokusuz demektir. Biri çıkıp ‘efendim bunun kokusu var amma kokusunu hapsediyor’ derse, bu batıl bir iddia olur. Eğer bir insan iman etmişse, imanı onun sosyal hayatına yansımalıdır. Eğer yansımıyorsa, ya yoktur ya da yok denilecek kadar zayıftır.”

Burada; nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin veya imanınızı hayatınıza yansıtın, davranışlarınızla ve ahlakınızla bunu isbat edin deniliyor. Müslümanın her zaman salih amellerle inancını kuvvetlendirmesi gerekmektedir.

Çevresinde yaşananlara duyarlı olmalı. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisinin işaret buyurduğu üzere, mümin sadece imanını ibadetlerle güçlendirmez, aynı zamanda dünyada olup biten her hadiseyi tefekkür eder. Ve ne yapması gerektiği noktasında teyakkuzda olur. Sosyal sorumluluğunun bilincindedir. Komşusu aç iken kendisi tok yatmaz.

Müslümanların Dağınıklığının Sorumlusu Kim?

İkiyüzyıldır İslam âleminin yaşadığı makûs talih bence budur. Bugün müslümanların birinci kıbleleri ellerinden alınmış, ikinci kıbleleri de zülüm altında inliyor. Müslümanlar yaklaşık elli parçaya bölünmüş, birbirlerine yabancılaştırılmış ve yaşadıkları coğrafyalara ait özel İslami anlayışlar oluşmuştur. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilmiş ve dünyanın her tarafında zulüm ve baskı altında kalınmıştır.

İşte bu durumdaki Müslümanlar, ne yapmalı ve nerden başlamalılar? Acaba şu an yeryüzünde egemen olan zalimleri ve gayri İslami anlayışları mı suçlayacağız ve kendimizi mazlum ve hakları gasp edilmiş olarak düşüneceğiz? Ya da oturup kendi nefis muhasebemizi mi yapacağız?

Ben diyorum ki, önce kendimizden başlayalım. Şu halimize bir bakalım; şikâyet edip durduğumuz ehli dünyadan ne farkımız var? Acaba, adil olan kaderi ilahiyeye ne kadar teslim olmuşuz? Acaba bu çektiklerimizin sebebi, ehli dünyaya gösterdiğimiz riyakârlık olamaz mı? Bizi onlardan farklı kılan neyimiz var?

Bakın İslam âleminin ünlü şairi Muhammed İkbal içinde bulunduğumuz hal ile ilgili olarak ne diyor;

Kaç bu Müslümanlardan
Sığın Müslümanlığa

Mehmet Akif ise şöyle der;

Müslümanlık denilen ruh-u ilahi arasak
Müslümanız diyen insan yığınından pek uzak

Biz bu yazıda, ne durumda olduğumuz ve ne yapmamız gerektiği noktasında kendimizi sorgulayacağız.

Müslümanız Ama Neyimiz İslami?

Toplumsal yapımızı inceleyen her akıl sahibi, şu acı hakikati tüm çıplaklığıyla görecektir. Bizim söylemlerimizle fiiliyatımız birbiriyle uyumlu değil. Adeta ameli bir nifak yaşıyoruz. Belki bazı İslami ibadet ve sembolleri üzerimizde taşıyoruz ama ahlakımız ve davranışlarımız asla İslami değil. Belki garip gelecek, biz dindarız ama İslam ahlakıyla ahlaklanmamışız. Belki de bu ucube halin tarihte ilk mucidi de sayılabiliriz.

İslam ahlakı; konuşurken yalan konuşmamamızı, ses tonumuza dikkat etmemizi, insanlarla olan muamelelerimizde dürüst olmamızı, eleştirirken daha medeni ve vakar sahibi olmamızı, komşumuzun haklarına saygılı olmamızı emreder. İnsanların yüzlerine tebessümle bakmanın büyük bir erdem olduğunu bildirir. Sevgili Peygamberimiz, ancak bu kurallara uymakla ahlaklı olabileceğimizi buyurur.

Evet, İslam ahlakı, insanların dillerinin ve renklerinin, Allah’ın ayetlerinden olduğunu ve bu şekilde kabul etmemizi, sevmemizi ve ayırım gözetmememizi emreder.

Zengin de olsak, fakir de olsak, yine İslam ahlakına sahip olmalıyız. Zenginlerimiz sahip oldukları malların Allah’a ait olduğunu, kendilerinin sadece vekil olduklarını unutmamalıdırlar. Haram yollardan mal kazanmak haramdır, helal yollarlardan kazanılmışsa bile, israf etmek yine haramdır.

Bugün toplumsal hayatımızda gördüğümüz o ki, zengin olan müslümanlar büyük oranda debdebe ve israf içinde yaşıyor. Adeta kendi hallerine uygun bir İslami anlayış icat ettiler, ‘sosyete müslümanlar’ tabirine uygun düştüler. Özel yaşam alanları oluşturdular, adeta kendi özel ‘getto’larını kurdular. Fakir halkın sorunlarından uzak durdular. İslam’a hizmet için kapılarına gidildiğinde büyüklendiler ve yardımcı olmadılar. Yardımcı olduklarında da karşılarındaki insanları minnet altında bıraktılar. Fakir müslümanların hali de bundan pek farklı değil.




Medine Modeli’ne Uzak Düştük

İslam’ın Medine’de oluşturduğu medeni yaşam tarzı, maalesef ne ahlakımızda, ne de tasavvurumuzda kaldı. Hâlbuki İslam, Medine’den yayıldığı vakit, insanlara hem onları dünya ve ahirette mesut edecek bir inanç, aynı zamanda fiziki hayatlarında da şehirin kültür ve güzelliğini getirdi. Badiyeden Medine’ye gelip müslüman olan bir insan, çöle sadece sağlam ve güzel inançla dönmüyordu, aynı zamanda, çöle şehrin yaşam ve kültürünü taşırdı. Böylelikle, İslam kültürü adeta şehirden kırsal kesime doğru bir ışık gibi yayıldı.

Evet, insanlar Medine’de yere tükürmezdi, çöplerini orta yere atmazlardı. Hiç kimse burnunu kulağını karıştırmaz, insanların rahatsız olacağı davranışlardan sakınırlardı. Bağırarak kimse bir başkasını çağırmaz veya konuşmazdı.

Kadına Her Zaman Özel Muamele Edilmeli

Kadınlar pazara veya panayıra gittiklerinde, insanlar onlara özel yer verir ve saygı gösterirlerdi. Hiçbir kadın Medine toplumunda küçük düşürülmemiş ve asla zamanımızda sıkça karşılaştığımız şiddete maruz kalmamıştır. Beni Kaynuka ile yapılan savaşın sebebinin, bir kadına yapılan saygısız bir davranış olduğunu unutmamalıyız.

İslam’ın ilk zuhur ettiği çağda, hem Arap yarımadasında hem dünyanın diğer coğrafyalarında, kadın adeta ikinci sınıf insandı. Verasetten mahrum bırakılır, kız çocukları diri diri torağa gömülürdü. Hindistan’da, ölen erkekle beraber hanımı da diri diri toprağa gömülürdü. Avrupa’da ise kadının insan olup olmadığı tartışılıyordu.

Peygamberimiz ise tebliğ ettiği dini en güzel kendisi yaşardı. Çocuklara şefkatle muamele eder, namazda dahi çocukların kendisine sıkıntı vermelerini hoş görürdü. Kendi işini kendi yapar, söküğünü kendisi dikerdi. Sevmediği bir yemek sofraya gelince, sesini çıkarmaz bir sonraki yemeğe kadar aç kalırdı. Hayatında hanımlarına ‘lima?’ (Neden? Niçin?) demedi. O zarif ve ince bir insandı.

Cahiliye Kültürü ve Hayat Tarzı Hortladı

Ve Resulullahtan sonra da cahili kültür, belirgin bir şekilde İslam kültürü karşısında tutunamayıp hayat sahnesinden çekildi ama yok olmadı. O, varlığını hınzırca ve bir alt kültür olarak korudu. Cehaletin ve bedeviliğin olduğu yerlerde, hep lokal olarak varlığını sinsice sürdürdü.

Ta ki, İslami yaşam tarzı ve gerçek İslami bilgi aramızdan kayboldu ve insanlar İslam’ın medeni yaşam tarzını kaybettiler, işte olan oldu! Ve tekrar o cahiliye kültürü nüksetti.

Kabalık yapanlar ‘taş fırın erkeği’ oldu ya da ‘kazak’ veya ‘Osmanlı erkeği’. Nezaketli olmanın adı ise ‘kılıbıklık’ oldu. Ne kadar korkunç ve ne kadar acı verici…

En hüzünlü olanı da, bu kaba-saba halimize bir de kalkıp dinden delil uydurmaya çalışmamız…

Maalesef batı kültürünün İslam topraklarını istila etmesinden sonra, bu durum daha da kötüleşti. Batının temel düşünce yapısı, kadının aşağılanması üzerine inşa edilmiştir. Büyük bir filozof olarak bilinen Nietzsche bile kadının, erkekle aynı cins olmadığını, benzer davranışlar gösterdikleri için beraber yaşadıklarını söyler.

Çıkış Yolunu Ararken…

Müslümanlar iman ettikleri Kur’an ve Resulüllahın sünnetini canlı bir şekilde hayatlarında yaşamadıkları sürece, bu kötü durumdan kendilerini asla kurtaramayacaklardır.

Bu kaba-saba halimiz, ancak iyi bir irfan mektebinde alacağımız eğitimle düzelir. Resulullahın zuhur ettiği topraklarda, insanlar adeta birer sırtlan gibi vahşice birbirlerini yerdi. Resulullah (sav) o kupkuru çölde, vahşi yaşam tarzını değiştirdi ve medeni bir toplum inşa etti. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhum) gibi efsanevi insanlar yetiştirdi.

Evet, Resulullaha vahyedilen Kur’an ve kendi Sünnet-i Seniyyesi dipdiri duruyor. Yeter ki, günlümüzü avuçlarımızın arasına alıp onlara iltica edelim.

İlahi rahmetin eseri olarak, bu ümmette nurani bir silsile ile Resulullaha bağlı ulema her zaman vardır. Ve var olmaya devam edecektir, inşallah.

Ve onların nebevi tebliğlerine günlümüzü açmalıyız.

Allah onların velayetlerini üzerimizden eksiltmesin.



5/9/2008 | Kategori: DINI YAZILAR | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |