*RÜVEYDA'NIN HUZUR EVINDE HOSGELDINIZ SAFA GELDINIZ*

Audici

Image Hosted by ImageShack.us
Image Hosted by ImageShack.us

Merdiven‏


Merdiven

*******İslam’ı göklere yükselen bir merdiven gibi tasavvur ettiğimizde merdivenin etrafında ve basamaklarında asil yürekli güzel insanlarımızın makamlarına göre sıralandığını görürüz!

*******Her birinin ayrı makamı ve görevi vardır. Ama bizler bazen nefsimizden, sabırsızlığımızdan, üzüntülerimizden kaynaklanan duygular nedeni ile hep birilerini suçlayıp kendimiz gibi olmadıkları için haksız eleştiriler yaparak yanılgılara düşeriz! Hâlbuki bu merdivenin etrafında toplanan ve basamaklarında bulunan herkes yüce Rabbimizin ordusudur! Şanlı İslam milletidir!

*******Ve benim canım kardeşlerim efendimizin söylediği gibi her biri öyle gariptirler ki küfür milletinin hakaretlerine, iftiralarına, yalanlarına, hile ve tuzaklarına hatta şehit edilmelerine ve çirkefçe saldırılarına maruz kaldıkları gibi birde kendi insanları tarafından alaya alınıp küfre düşmekle itham edilmektedirler!

*******Ve böylelikle merdivenin üzerinde çeşitli ve gereksiz kavgalar yapılıp küfür milletine zaman, imkân ve pirim kazandırılmaktadır! Oysa güzel insanlarımızın her birinin marifetleri ve kabiliyetleri farklı olup yüce Rabbimiz tarafından çeşitli alanlarda görevlendirilmiştir! Ve çeşitli kollar halinde tüm insanlığın aralarına kadar uzanmıştır!

*******Böylelikle kimisi merdivenin etrafına insanların bir şekilde dikkatlerini çekerek toplanmalarını sağlar. Kimisi o insanların en azından düşman olmayıp merdiven sakinlerine karşı hoş görü ile bakmasını sağlamaya çalışır! Kimileri bizzat ellerinden tutup basamaklara tırmanmasında yardımcı olmaya çalışır. Daha başkaları basamaklardaki insanları daha yukarılara yönlendirip tırmanmasına yardımcı olur. Kimileri merdivenin güvenliğinden sorumlu olan mücahitlerdir.

*******İşte bu noktada şuna dikkat çekmeyi istiyorum. Bizler her zaman yarısına kadar su ile dolu olan bardağın dolu tarafını görüp daha fazla gayrete gelmeliyiz! Kesinlikle boş tarafını görüp isyan ve bozgunculuk noktasına gelmemeliyiz! Zira bizler bazı kardeşlerimizi beğenmeyip aşağı basamakta bulunan kardeşlerimizi tekmeleyerek merdivenden düşmesini sağlayıp davasına ve görevini yerine getirmesine engel olursak büyük bir hataya düşmüş oluruz! Eğer en üst basamakta olan efendimiz bizleri beğenmeyip bir tekme sallamış olsa hepimiz kendimizi aşağılarda bulurduk!

*******İşte bu yüzden haddimizi bilmeliyiz. Birkaç ilahiyat fakültesi bitirdik diye, medrese görmüşüz diye, El Ezher’de okuduk diye, birkaç ayet ve hadisi biliyoruz diye kendimizi beğenmiş ukala konumuna düşmemeliyiz! Ve kardeşlerimizi kınayıp onları alaya alarak dalga geçmemeliyiz! Şüphesiz kim bir kardeşini ayıbından dolayı kınarsa aynı ayıbı kendiside işlemeden Rabbimiz onun canını almaz!

*******Eğer bizler hatasız dört dörtlük Müslümanlar olsaydık Rabbimiz hepimizi helak ederdi de yeniden hata işleyip te Rabbimizden af dileyecek insanları yaratırdı! Hatasız insan olmaz. Hepimizin hataları ve eksik tarafları var. Ama çağımızın Mürşidi olan Mehdi çıktığında bizleri bu hatalarımızdan dolayı cezalandırmayacak. Bizleri kardeşleri olarak bağrına basıp her birimizin yanlışlarını düzeltip birlik ve beraberliğimize vesile olacaktır!

*******Ve harp hiledir! Ashabın hendek savaşında neler yaptığını hepimiz biliyoruz. Yani her alanda mücadele veren kardeşlerimizi anlamaya çalışmalıyız. Çünkü hepsi de gerekli! Her birinin değeri ayrı! Bizler Müslümanlar olarak basiretli, marifet ehli, hikmet sahibi insanlar olabilmek için gayret etmeliyiz. Tabiî ki bu herkese nasip olmaz! Çünkü büyük bir aşk ile Rabbimizin yoluna koyulup onun sevgisini kazanmış insanlara rabbimizin lutfudur marifet ve hikmet!

*******O zaman marifet ehli, hikmet sahibi, gelişen olayları basiretlice seyredebilen aydın insanlarımızın çağrılarına kulak verip Ümmeti Muhammed’i bölen! Fertlerini haksız yere eleştirip küfre düşmekle itham eden, onlarla alay edip dalga geçen yanlışlarımıza bir son vermeliyiz!

*******Zira çeşitli alanlarda mücadele veren insanlarımız hep birlikte İslam’a ve tüm insanlığa hizmet etme gayesinde! Tüm insanlığın evrensel değerler çerçevesinde adaletli, barışçıl bir ortama kavuşması için gayret etmektedir! Ve bir gün birleşip istediklerini yapabilecek güç haline gelecektir!

*******Unutmayalım. Bir hadiste efendimiz Mehdi’nin adalet diyerek ortaya çıkacağını söylüyor! Çünkü onun zamanında dünyada böyle bir mücadele ortamı oluşacak. O zamanına ve duruma göre insanlarımızın manevi liderliğini yürütecek!

*******İşte bu ortamda bizler tüm dünyada barışı ve adaleti tesis etmek için mücadele veren insanlara düşmanlık edersek farkında olmadan Mehdi’ye ve dava arkadaşlarına düşmanlık etmiş oluruz! Çünkü O ilk çıktığı zamanlarda faaliyetlerini gizli olarak yürütecek! Bunun hikmeti ise Rabbimizin onu küfür ehlinin saldırılarından korumak istemesidir!

*******Peki Mehdi’nin özelliği ne ki El Ezher’i ve çeşitli ilahiyat fakültelerini bitiren insanların bilemediği ve yapamadığı şeyleri yapacak! Her şeyden önce O efendimiz Muhammed aleyhisselamın bir müjdesi. Yüce Rabbimizin vaadi! Rabbimizin yazdığı bir kader!

*******O Rabbimizden ilham alarak doğruları görebilen biri! Yanında Rabbimizin Veli ve Âlim kullarından yardımcıları bulunacak! Rabbimiz onu ilahi kudreti, ilmi ve hilmi ile destekleyecek! Ve bizler inşaAllah onun dava arkadaşları olacağız! Artık bizler de uyanık olup gelişen olayları çok iyi takip etmeliyiz! Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsak başka başka davaların peşini bırakıp İslam davası etrafında toplanarak birbirimize kenetlenmeliyiz!

*******Peki bunu yapmazsak ne olur? Pek bir şey fark etmez! Rabbimiz Mehdi ve dava arkadaşlarını az sayıda olmalarına rağmen davalarında başarıya ulaştırıp tüm dünyada hakiki bir adaletin tesis edilmesini sağlayacaktır. Ve bu adil ortamda İslam âlimleri hakikatleri insanların önüne apaçık koyup gerçeği görmelerine vesile olacaklardır! Sonsuz kudret sahibi olan Rabbimize hamd olsun!

Enes Muhammed


19/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

HER YERDE GÜZEL OLAN SABIR , AİLE İÇİNDE BİR BAŞKA GÜZEL...‏


Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara büyük mükafatlar veriyor. Çünkü aile içindeki sabır, yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor. Rabbimiz müslümanın yuvasının bozulmasını sevmiyor.

Evet, sabır her yerde güzeldir; ama aile içinde bir başka güzeldir...

- Neden aile içinde bir başka güzeldir?
Çünkü aile içindeki sabır sadece sabredenin kendisini değil, aile bireylerinin hepsini de ilgilendiriyor, bir bakıma yuvanın mutluluğu uğruna göze alınıyor bu sabır. Bu bakımdan aile içindeki sabrın değeri Allah yanında da bir başka özellik ve güzellik taşıyor...
 
Aslında ailede ideal olan, birinin ötekini sabra zorlamaması, ortak kararlarla hareket edip yine ortak kararlarla hayatın yaşanmasıdır. Ancak bu ideal maalesef her yerde, her zaman gerçekleşmiyor.
 
Çoğu yerde aile içinde birilerinin sabır kahramanlığını üstlenmesiyle yürüyor bu birliktelik. Bu durumda elbette iki taraf da eşit değildir. Sabra zorlayan zalim, sabretmeye mecbur kalanlar da mazlum durumuna düşüyor. Allah yanında ise zalimi bekleyen ceza, mazlumu bekleyen de mükafattır!..
 Hem de nasıl mükafat?
Rabb’imiz aile içinde sabır imtihanıyla karşılaşanlara, başka ameliyle kazanamayacağı kadar büyük mükafatlar veriyor; hanımefendi sabrediyorsa sabrının şiddeti nispetinde Cennet hanımlarının ablalığı makamına doğru yükseltiyor, beyefendi sabrediyorsa Cennet gençlerinin ağabeyleri derecesine doğru yüceltiyor verdikleri sabır imtihanı sebebiyle.
- Neden bu kadar büyük mükafat veriliyor ailede sabır imtihanını verenlere?
 
- Çünkü Rabbimiz Müslüman’ın yuvasının bozulmasını sevmiyor, “En sevmediğim helal, boşama kelimesidir.” buyurarak, aile birliğinin bozulmasını önleyen sabır kahramanlarını, sabrının şiddeti nispetinde Cennet dereceleriyle ödüllendiriyor.
 
Ancak, sahibini Cennet’e götürecek olan bu sabrın içinin boşaltılmaması şarttır!..
 
İnanmış insanın, içini Cennet müjdeleriyle doldurduğu sabır ile, bu müjdelerden boşaltılmış sabır aynı rahatlığı sağlamaz. İçi İlahi müjdelerden boşaltılan sabır, sahibine işkence hayatı yaşatır, sabrederek ebedi hayatımı kazanıyorum sevincini hissettirmez, sinir zafiyetine maruz bırakabilir.
 
Bu sebeple, sabrın içi boşaltılmamalı, sabrederken bile bir manevi lezzet alıp başka amelleriyle kazanamadığı ahiretini göze aldığı bu sabrı sayesinde kazandığını düşünmeli, üzülerek değil sevinerek sabretmelidir.
 
Sabrın içinde Cennet kazandıran mükafatları keşfeden maneviyat büyüklerinden iki sabır örneği vereceğim burada. Bakalım sabrı nasıl anlıyor, nasıl isteyerek tercih ediyorlar görelim... Şarkın duası makbul velisi Bişri Hafi’ye derler ki:
 
- Size gelen hastalara dua ediyorsunuz, iyi oluyorlar; ama kendiniz hastalıktan bir türlü kurtulamıyorsunuz. Biraz da kendiniz için dua etseniz ya?
 
Şöyle cevap verir sabır kahramanı büyük veli:
 
- Sabırla neler kazandığımı bildiğimden dolayı kendime dua edip de kazandığımı kaybetmek istemiyorum. Sabrın neler kazandırdığını bilemeyenlere ise dua ediyorum sabırsızlık edip de kazanma yerine kaybetmesinler diye.
İşte büyük veli, sabrı böyle tarif ve tercih ediyor, sabır içinde böyle mutluluk duyuyor.
 
İçi boşaltılmayan sabır sahiplerinden bir örneği de bizim ‘Yeni Aile İlmihali’nden vereyim. Belki hatırlayacaksınız bu sabır kahramanını da...
 
Semerkant’ın bu muhterem aliminin hanımıyla arası hoş değilmiş. Durumu bilen komşulardan telkinler gelmiş:
-Efendi hazretleri demişler, sana denk olmayan bu çenesi düşük hanımı bırak, ilmine denk düşen bir hanım al. Kim olsa sana kızını verir, evlenmekte hiç zorlanmazsın...
 
Sabrın hep sonunu düşünen alimin cevabı şöyle olur:
- Bu hanımı bırakırsam ikimiz de kaybederiz. Hanım benim gibi sabırlı birini bulamaz kaybeder. Ben de bu hanıma gösterdiğim sabırla kazandığımı bulamaz kaybederim.
 
Aile içindeki sabrın özelliğini bilen alim sözlerini şöyle bağlar:
- Yoksa der, siz aile içindeki sabrın, Cennet kazandıran özelliğini bilmiyor musunuz?
 
İşte böyle... Sabrın içindeki kutsal karşılığı boşaltırsanız sabır sizin için sinir savaşı halini alır. Ama Cennet kazandıran özelliğine inanarak sabrederseniz, başka amelinizle kazanamadığınız Cennet’i bu sabrın kazandırdığını düşünür, gerginliğinizi azaltır, mutluluğunuzu çoğaltabilirsiniz.
 
Elbette bu, ideal olan birlikteliği bulamadığınız takdirde böyle
191.gif
        191.gif

11/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Sen Yeter ki, Herşeyin Sahibi’ne (c.c.) Teslim Ol ..!‏

Dertler, acılar ve çaresizlikler… İnsan eli kolu bağlı bir vaziyette Rabbi’ne (c.c.) teslim olduğunda, karanlıklar aydınlığa döner… Herşeyin en iyisini bilen O’dur (c.c.). Bizim gidecek başka kapımız mı var?
Keşke, Rabbimize her zaman niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olabilsek… O’nu (c.c.) bilip vicdanımızda O’nun (c.c.) irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda “niçin böyle oldu?”, “neden bunlar hep benim başıma geliyor?”, “ALLAH’ım (c.c.) neydi günahım!” demeden sadece ve sadece teslim olmamız nispetinde O’na (c.c.) karşı şükran borcumuzu eda edebilsek… Kapısının sadık tasmalı kulları olarak yüzümüzü kapısının eşiğinden ayırmayıp “Rabbim (c.c.) günahkar kulun kapına geldi.. bahtına düştüm..” deyip kendimizi O’nun (c.c.) rahmet kollarına bırakabilsek…

Sözün burasında bir misal olması bakımından kadınlık dünyasının sultanlarından Hz. Hacer Validemizin teslimiyetini nazarlara arz edelim. Hz. İbrahim, kucağındaki çocuğuyla birlikte Hz. Hacer anamızı ekinin bitmediği, suyunun olmadığı kupkuru bir çöle, şimdiki adıyla Mekke’ye bırakmakla emrolunur. Eşini ve biricik oğlunu orada bırakan Hz. İbrahim geriye döner. Biraz ilerlemiştir ki, arkadan ağzı kevser içesi, Rasul-i Ekrem’e gerçekten nine ve anne olacak büyük kadın Hz. Hacer’in sesi duyulur: “Ya İbrahim, Ya İbrahim! Bizi burada bırakman ALLAH’ın emri mi yoksa kendi isteğin mi?” Bunun üzerine Hz. İbrahim, “ALLAH’ın emri ile seni buraya bıraktım Ya Hacer” der. Bu sözleri duyan Hz. Hacer’in dudaklarından şu sözler dökülür: “Madem ALLAH’ın emriyle getirip bizi buraya bıraktın, gayri ALLAH bizi terk etmez. ALLAH’a teslim olmak, emrettiği şeyleri yerine getirirken, bizi zayi ve terk etmeyeceğine inanmak lazım.”

BAHTINA DÜŞTÜM YA RABBİ!

O sırada başta İki Cihan Serveri Fahri Kainat Efendimiz (S.A.V.) olmak üzere kıyamete kadar gelecek nurlu halkanın başı, onların şerefli dedeleri Hz. İsmail bir çocuktur. Başında koruyucu olarak anasından başka kimsesi yoktur. Etrafta su ve yiyecek namına bir şey görülmüyordu. Hz. İbrahim eşini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra bütün yük, Hz. Hacer’in omuzlarına kalmıştır. Ama o, “Rabbin emriyle olduktan sonra gam yemem” diyordu. Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başlar. Anne bir yudum su bulabilmek için sağa sola koşar. İlk gözüne ilişen Safa tepesi olur. Safa kapısından dışarı çıkar, “Acaba bir yerde su görebilir miyim.. suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim.. ben ne olursam olayım ama şu yavrucuk ağlıyor ve içim parçalanıyor” duygu ve düşüncesiyle tepeye tırmanır.

Safa’da bir şey göremeyince Merve tepesine tırmanır ve Safa ile Merve arasındaki bu geliş gidişler yedi defa olur. Dört defa gider, üç defa gelir. İyice yorulan ve takati kalmayan Hz. Hacer anamız, “Artık bittim Ya Rabbi. Bütün sebeplere sarıldım. Bu yavruyu bırakıp gidemem. Senin emrine muhalefet de edemem. Bahtına düştüm” diye inler. Bu içten yapılan dua, Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) rahmetini harekete geçirir ve ilahi emirle Hz. İsmail ayağını yere vurunca yerden bir su (zemzem suyu) fışkırır. Ve bu sudan hem anne hem de çocuğu kana kana içerler. Evet Hz. Hacer validemiz, teslimiyetinin meyvesini böyle görür ve aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan müminlere de nice dersler verir. (İbn Sad, Tabakat, 1/50-164)

Musibetlerimizi def edecek, bizi huzura kavuşturacak, gönül dünyamızda zemzemler fışkırtacak, bizi iman ufkuna ulaştıracak, kanayan yaralarımızı dindirecek ve bize inşirah verecek olan sadece ve sadece Rabb’imizdir (celle celâluhu). Biz, sebeplere sonuna kadar sarılıp ALLAH’ın (c.c.) bize verdiği imkanları kullanacağız. İşte bu noktadan sonra ALLAH’ın bitip tükenme bilmeyen kudret ve kuvvetine şahit olacağız. Gecemiz gündüz olacak, şafaklar atacak, ak horozlar ötecek, çatlak sesler dinecek, meseleyi ters anlayanlar kaybolup gidecektir. Bize düşen niçinsiz ve nedensiz olarak teslim olmak, sadakatle O’nun (c.c.) kapısından ayrılmamak ve bir ömür boyu O’nu (c.c.) tanıyıp tanıtmaya çalışmaktır.

11/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Kur' an' a Yaklaşım‏


Kur' an' a Yaklaşım

"Andolsun ki biz Kur' an' ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde düşünen var mı?"
(54/17)


Kur' an coşkun bir kaynak gibidir. Bu kaynağa sayısız insan sayısız amaçlarla başvurabilir, ister inansın, ister inanmasın, Kur' an' ın insanlara iletmek islediği mesajı, ilahi vahyi anlamak isteyen herkesin, ilk adım olarak daha önce kafasında yer eden düşünce ve tasavvurlardan aklını, fikrini, zihnini boşaltması gereklidir. Her türlü dünya ile ilgili arzu ve kişisel isteklerden içini arındırması lazımdır. Sonra da açık bir gönül, dikkatli bir kulak ve Kur' an' ı anlamak için tertemiz bir niyet ile onun üzerine eğilmesi, tetkik etmesi, anlamaya çalışması gerekmektedir.

Bu anlama kuralı tüm insanlık için geçerli olduğu gibi, öncelikle bizim fert fert, kişi kişi onu, yani Allah' ın mesajını anlamamız gerekmektedir. İnandığımız sistemin öğretilerini bilerek, anlayarak yerine getirmek zorundayız. Nisa 136' da devamlı iman etme, emin olma, tam tanıyarak teslim olma olayı gündemde tutulmaktadır, inandığımız halde Allah' a, Rasulüne, indirdiği kitaba ve önce indirilenlere inanmamız emredilmektedir. Körükörüne teslim olma değil aksine neyi, nerede yapacağını, yaptığını Kitabullaha, Rasulün sünnetine uygun olarak yapan durumuna gelmemiz bizden istenmektedir.

İşte insan, özellikle müslüman Kur' an' ı anlamaya çalışırken, Kur' an' m mübelliği, tebliğ edicisi, açıklayıcısı Hz. Muhammed (s)' i anlamaya ve tanımaya çalışırken öncelikle kendisine çok dikkat etmesi gereklidir. Yukarıda anlatmaya gayret ettiğimiz gibi, düşünme kabiliyetini, içini, hafızasını sayısız ve karışık düşüncelerden arındırmadan Kur' an' ı anlamaya çalışanlar onun sayfaları arasında kendi düşüncelerinden başka bir şey bulamazlar. Okudukları ayet ya da surelerde Kur' an' ın vahyî havasını teneffüs edemezler. Vahyin gerçekleri ile kendi bilgilerini, özellikle cahili kalıntılardan oluşan bilgilerini bir araya getirip karma bir şeyler oluşturmak, sentez yapmak isterler. Kimileri de Kur' an ve sünneti keyfî açıklamalarla, yanlış yorumlarla kendi kafalarına göre yorumlayarak Allah' ın samimi kullarını, halis kulların yanıltmaya çalışırlar. Amaçları da sadece ve sadece kendi düşüncelerinin yayılması, insanların kendi etkilerinin altına girerek, kendilerine kul köle olmasını temin etmektir.

Müslüman ise tağutu inkar etme, ve bu ilah bozuntularına itibar etmemek, belamların yanıltmalarına karşı uyanık olmak zorundadır. Başkalarından değil sadece Allah' tan korkmak zorundadır. Kendisinden korkulacak güç ve kudret sahibinin, otorite sahibinin Allah olduğuna, Allah' ın korkulmaya her şeyden ve herkesten daha layık olduğuna inanmak, iman etmek mecburiyetindedir.

Toparlarsak; müslüman Allah ve Rasulünün dediklerine kulak verecek insanların bu husustaki kınamaların dan korkmayacaktır. Allah' a itaati, saygısı ve sevgisi ölçüsünde olacaktır Allah' a itaat etmeyene itaat etmemek etmemenin yollarını öğrenmek için di Kur' an' la sürekli beraber olacak, her şeyiyle Kur' anî olmaya gayret edecektir.

Ey Muhammed! Sana bu mübarek kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik." (Sad, 29)

Bu Kur' an ancak alemler için bir öğüttür. (Zümer, 87)


Onlar Kur' an' ı düşünmüyorlar mı, Yoksa kalpleri kilitli mi..?


Selam ve duaile..

7/12/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

Dua Etmeye Dair


Dua Etmeye Dair


İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yakarmak emredilmiş ve en kötü şartta bile O’nun yardımının aranması ve umulması istenmiştir.

Sesi kısarak sözü yükseltmektir dua. Kelamdır, duyuş ve hissediştir. Kuvvet ve kudret karşısında aczin ve zavallılığın sınanmasıdır. Kimi zaman ise Allah’ın adını anmak için yakarıştır. Ama ne olursa olsun, gözyaşı kadar içten ve kar tanesi gibi bembeyazdır dua.

Dua, Allah’ın rablık ve ilâhlık hakikatine köklü bir sığınma hadisesidir. Dua, insanın varlık karakterinin tabii bir parçasıdır ve onu tamamlayan dördüncü boyuttur. Dolayısıyla dua, insanı fizikötesi ilâhi gerçekliklere götürür.

Eller duaya kalkınca

Dua eden insanın evrene yaydığı pozitif bir enerji vardır. İnsan sıradan bir davranıştan uzak olarak duaya yöneliyorsa, bu dua öncesinde bilinçli veya bilinçsiz olarak hem zihinsel, hem de duygusal bir yoğunlaşma halindedir. Bu yoğunluğun yönü, dua edecek olanın Allah karşısındaki acziyetini idraki açısından içe doğrudur.

Ancak içteki yoğunlaşma öncelikle hissedilen manevi haz olarak dışa yansımaya başladıkça yön değiştirir. Artık dua etme davranışı olarak ellerini göğe açan insanın heyecanı artmıştır. Şairin “Dua terli avuçlarımın ülkesi” mısraı, bu anlamda bir tür dua heyecanını ifade etmektedir. Kalpte hissedilenler veya hissedilmesi istenenler birbiri ardınca kelime kalıplarına dökülmektedir.

“Yağmur olsun diye saçar göklere / Elinde biriken dualarını.” diyen Akif İnan’ın dizeleri, duanın çift yönlülüğünü ifade etmesi açısından anlamlıdır.

İnsan benlik bütünlüğüyle dua edebilirse, bir takım ihtiyaçları söz konusu olsa bile, kendisinde biriktirdiği anlam dünyasının söz ve imgelerini Yüce Allah’a ulaştırma amacına yönelir. Adeta bir bumerangın fonksiyonu gibi, insanın her türlü rolden uzaklaşarak yaptığı dualar yine kendisinin ruhunu aydınlatacaktır. Gökten yağan rahmet yağmuru, aynı zamanda kendisiyle birlikte diğer varlıkları da olgunlaştırmak üzere kapsayacaktır.

Galip olana sığınmak

Allah’ın galibiyeti süreklidir ve her yeri kapsamaktadır. Bu konuda şu ayetler dikkat çekicidir:

“Allah, buyruğunu yerine getirendir, ama insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf, 21)

“O kuvvetlidir, galiptir.” (Şura, 19)

“Allah, ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.” (Mücadele, 21)

Kendi varlığı karşısında böyle güçlü ve hakim bir yaratıcı olan Allah’ın büyüklüğünü ve gücünü hissedebilen insanın duası süresince algı kapıları temizlenmeye ve açılmaya devam etmez mi?

“Eğer algı kapıları temizlenseydi, herşey insana olduğu gibi görünürdü; sonsuz.” denildiği gibi, dua ettikçe algılarımızın seviyesi yükselmektedir. Dolayısıyla dua, ruhumuzun derinliklerini ve sınırsızlığını keşfedebilmemiz için büyük bir imkandır. Bir başka ifadeyle, dua ile insan varoluş sınırlarını zorlayabilir. Bu dua motivasyonuna kavuşabilmek için, İkbâl’in dua mısralarında geçtiği üzere, insanın kendisini bir sel gibi düşünmesi ve gürül gürül akabilmesi için Allah’tan geniş idrak alanları talep etmesi gerekmektedir.

Bilincimizde Allah’ın bizim her durumumuzun farkında olduğu bilgisi yer aldığı için O’na yönelerek dualarımızda ihtiyaçlarımızı arz ederiz. Bu bilgiye ilaveten, sıkıntılardan kurtulmanın Allah’a bağlı olduğu bilgisi de bizi duaya yöneltir. Tersi bir ifadeyle şu şekilde de söylememiz mümkündür: Dua etmekle insan, Allah’ın kendisini kuşattığı ve böylece O’nun kudretiyle sıkıntılarını aşabileceği bilgisini tecrübe eder. İnsanın bu tür bilgisi veya tecrübesi yoksa, insan belalardan kurtulamaz bir hale gelebilir ve kişinin zihnine bu gibi belaların tesadüfen başımıza geldiği ve şans eseri ortaya çıktığı şüphesi düşebilir.

Allah dualara icabet eder

Allah dua eden insanın beklentilerini karşılıyorsa bu durum asla tesadüfen değildir. Şüphe içerisinde kalan, hatta Allah’ın sıkıntılarımızla ilgilenmeyeceğini düşünen insan ise, O’nun ilâhî desteğine kavuşmaktan uzak kalacaktır. İnsan-Allah ilişkisinin zayıflaması veya kopması tehlikesinden dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yakarmak emredilmiş ve O’nun en kötü şartta bile yardımının aranması ve umulması istenmiştir:

“Musa, kavmine, ‘Allah’tan yardım isteyin, sabredin’ dedi. Yeryüzü Allah’ındır, onu kullarından dilediğine verir. Sonuç, korunanlarındır.” (A’raf, 128)

“Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz, O da: ‘Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim’ diye duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal, 9)

İbn Haldun, bir amelin değerinin ve şerefinin ona duyulan ihtiyaç ölçüsünde artacağını belirtir. (Mukaddime, II/918) Dua pratiğinin değeri de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Allah’a karşı görevlerini hiç yapamayan insandan bu görevlerini en iyi bir şekilde yerine getiren insana kadar herkes ellerini açıp dua etmeye ihtiyaç duymaktadır.

İhtiyaçlarımız fiziksel eksikliklerimizden psikolojik beklentilerimize kadar farklılıklar arz edebilir. Veya aynı zamanda, manevi yükselişimizi gerçekleştirmek ve ilâhî olana kavuşabilmek gibi benliğimizin derinliklerinden gelen yönelimlerle de dua edebiliriz. Hangi tür yönelimle olursa olsun insan, dua ederek ihtiyaç sahibi olduğunu kabul etmektedir. Bir amel olarak dua böylece değer kazandığı gibi, dua eden insan da acziyetinin
itirafıyla şereflenmektedir.

Ahmet ALEMDAR/Semerkand Dergisi

31/10/2009 | Kategori: islam | Yorum (yok) Yorum yaz! |

<Önceki Yazilar |