Ölüm, yeni bir hayatın başlangıcıdır!..

Çünkü her mevsim yaşanan hadiseler gösteriyor ki, ölüm yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ve bu hayata uyabilmek için geçirilmesi gereken bir tasfiye hareketidir. Bir saflaşma, temizlenme ve ağırlıktan kurtulma faâliyetidir.
Görüyoruz ki, sonbaharda suyu çekilen, kuruyan ve kendisinde hayattan eser bile kalmayan kökler, dallar ve tohumlar, ilkbaharın her taraftan hayat fışkıran bayramına bir hazırlık içindedir. Zamanı gelince onlardan yepyeni bir hayat fışkıracaktır.
İnsan da, zamanı gelince o tohumlar gibi toprağa düşecektir. Her ne kadar toprağa karışsak bile, bizim de ebedî bir baharımız vardır ve gelecektir...
İŞ İŞTEN GEÇMEDEN...
Doğumla bu âleme kavuştuğumuz gibi, ölümle de bir başka âleme kavuşacağız. Tohum, toprağa düşmesine rağmen, nasıl bir başka hayata kavuşur ve gökyüzüne dal-budak salarsa, insanın cesedi de ölümle çürüyecek, fakat ölümsüz ruhuyla ebedi bir âlemde hayat bulacaktır...
Ölüm, hâl değiştirmektir. Yumurta ölür civciv olur, çekirdek çürür ağaç meydana gelir.
İnsan için ölüm, ipek böceğinin koza içindeki dönemi gibidir. İpek böceğine, kabir gibi daracık kozasından çıktıktan sonra kelebek olacağı ve kendisine birer kanat ihsan edileceği bildirilse bile, böcek buna inanmakta zorluk çekecektir.
İnsan da, ebedî âlemdeki hayatını anlamak noktasında o ipek böceği kadar aciz kalır.
Maddeyi kuru kalıpları içinde görerek ondan başka bir varlık kabul etmemek, büyük aptallıktır. Her şeyin maddeden ibaret olduğu farz edilse o zaman dünyanın hiçbir değeri kalmaz.
Arkasından koşup yakalamaya çalıştığımız mutluluklar, ümitler, heyecanlar, koşturmalar, yorgunluklar bir gün ölümle noktalanırsa neye yarar?..
Dünya hayatını rüyaya benzetmişlerdir. İnsan rüya görürken onun rüya olduğunu bilemez, hakikat zanneder. Uyandıktan sonra, gördüklerinin rüya olduğunu anlar. Biz de ölünce, yaşamakta olduğumuz bu hayatın gerçek hayat olmadığını, rüya gördüğümüzü anlarız.
Fecir suresi 24. ayet-i kerimede bunu görebiliyoruz. Kıyametin dehşetini görenler diyecekler ki: “Keşke ben hayatım için hazırlık yapsaydım.”
Müfessirler, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken dikkâtimizi şu noktaya çekiyorlar. “Buradaki hayatım” demiyor. Yani, dünya hayatını hayat bile saymıyor. Onun için de “hayatım” diyerek, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğu anlatılmak isteniyor...
Dünya hayatı, ahiret hayatını kazandırabilmişse çok güzeldir. Fani, geçici, kısa ve hayal olan bir hayatla ebedi saâdeti elde edebilmiştir, afiyet olsun...
Dünya hayatı ile yalnız dünyasını düşünmüş, ahiretini unutmuş, Rabbini tanımamış, haramlardan sakınmamış ise, hem dünyasını, hem de ahiretini mahvetmiş olur...
İŞ İŞTEN GEÇMEDEN...
Dünyada kavuştuğu zehirli bal gibi olan lezzetlerin hiçbir kıymeti yoktur. Sonu ateş olan lezzette hayır yoktur.
Sekerat-ı mevt hâlinde günâhlar çok çirkin bir hâl alacaklar ve insanlar yaptıklarından nefret edeceklerdir. Nasıl ki, yediğimiz o nefis yiyecekler, güzel kokan meyveler bir-iki saat midemizde kaldıktan sonra mide bulantısı ile çıkarılınca çok çirkin bir hâl alır. Güzel kokular, nefret ettirecek kokulara, güzel manzara, bakmak bile istemediğimiz şekle dönmüştür. Zevkle yaptığımız günâhlardan da o kadar nefret edecek ve pişman olacağız. Fakat iş işten geçmiş olacaktır.
Akıllı insan çalışır, helâlinden kazanır. Dünyasını mamur eder, kabrini aydınlatır. Ahiretini ebedî saâdete çevirir.

16/11/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Evine kapan ve agla...Mehmet Sevket Eygi

Evine kapan ve ağla...
Bu, Peygamberimizin birine öğüdüdür. Bizim bu devirde günde en az bir saat ağlamamız, inlememiz, kahır ve kederden kendimizi yerlere atmamız zamanıdır. Yazık ki, gaflet denizine gark olmuşuz, dünyadan haberimiz yok, aklımızca keyf sürüyoruz.
Şu mukaddesatımızın haline bakınız:
Bundan üç yüz sene önce vefat etmiş bir Müslüman mezarından çıksa ve şu günahkâr şehre baksa ne der?.. Aaaa! Kostantiniyye elden gitmiş... diye bağırmaz mı?
İmansızlık ve irtidat (dinden çıkış) almış yürümüş...
Muhadderat-ı İslâm sokaklarda, meydanlarda hamam anası kıyafetinde gezip tozuyor.
Millete nasihat edecek, emr-i mâruf nehy-i münker yapacak ulema kalmamış.
Tekaya ve zevaya mesdud... Gönül terbiyesi veren ocaklar sönmüş.
Henüz camiler açık ve namaz kılmak serbest ama vakit namazlarında ibadet yerlerine Müslümanların yüzde beşi bile gitmiyor.
Bir âlet icat edilmiş, her eve bir adet konulmuş, düğmesine basıyorsun ve bir anda harîm-i ismetin olan evin meyhâneye, batakhâneye, günah evine, fısk u fücur yuvasına dönüyor. Milyonlarca Müslüman bunun karşısına geçiyor hah hah hah... ah ah ah... of of of... diye bağırıyor.
Ayaklar baş olmuş, başlar ayak...
İsmet perdeleri çak çak edilmiş...
İçki seller gibi akıyor...
Kumar yaygın hale gelmiş...
Uyuşturucu 10 yaşındaki okul çocukları tarafından bile kullanılıyor...
Fâizin ribanın girmediği yer yok...
Rüşvet, hile, yalan, aldatma, mekir, toplumu koyu bir sis gibi sarmış, göz gözü görmüyor...
Nifak şikak, yalan dolan, günah isyan, fısk fücur gırtlağa kadar...
İnsanlara, topluma gereği gibi nasihat eden yok...
Emanetlere hıyanet ediliyor...
Haram yeme yaygınlaşmış...
İslâmcı geçinen, sofu görünen birtakım kurtlar malı götürüyor...
Bina bina bina... Zina zina zina...
Dindarlık suç, dinsizlik moda...
Biz bu felaket tablosu içinde neler yapıyoruz.
Otomobillerimize binip zevk ü sefa yapıyoruz. Otomobili ile namaza giden kaç kişi vardır bunca Müslüman içinde?.. Bir sabah biraz erken uyanmak, komşusunu, kendi oğlunu, onun oğlunu da alarak uzaktaki bir camiye sabah namazı kılmaya gitmek... Kaç kişi bunu düşünüp yapıyor?
Pikniklere verdiğimiz önemi din hizmetlerine vermiyoruz.
Mânevî bir zelzele halkın ve gençliğin bir kısmını yerlere sermiş, onların yardımlarına koşmuyoruz. Nasıl koşacağız? Onu da bilmiyoruz...
Kadın, misafir günü için kek yapmış, kek fırında yanmış, kadın hırsından ve üzüntüsünden ağlıyor. Din ve imanla ilgili felâketlere ağlayan var mı?
Beride tuzu kuru, geliri bol birkaç Müslüman konuşuyor: Bumbarcı Kerrake Usta’nın yeri açılmış, oraya gidelim, midelerimize bayram yaptıralım. Ah bumbar vah bumbar...
Zengine kadın, kocası Hacı Zengin’e bağırıp çağırıyor: Şerefimiz beş paralık oldu. Bizi dört yıldızlı Hotel’de yatırmaya utanmadın mı? Biz aristokrat Müslümanız, bizi yedi yıldızlıdan aşağısı paklamaz...
Fakir Müslüman öğrenci üniversiteye yırtık pabuçla giderken zengin Müslüman çocuğu Porsche arabayla gidip geliyor.
Bir yanda aç ve sefil Müslümanlar, öbür tarafta iyi, lüks, pahalı yemekleri bol bol yiyerek, israf ederek semizleşmiş tombul tombul Müslümanlar...
Bir yanda kara çarşaflılar diye hakarete uğrayan Müslüman kadınlar, öbür tarafta mor, yeşil, pembe, eflatun, açık sarı, koyu sarı, al, kırmızı, yeşil, havaî mavi, mor renklere bürünmüş, saçlarını deve hörgücü gibi yapmış tesettürlü Gökkuşağı bayanlar...
Onbir ay bile bile, müteammiden, kasıtlı olarak günah işleyen ve sonra bir umre yaparak analarından doğdukları gibi temizlendiklerini sanan Umre Beyler...
İhâle mafyası... Komisyon mafyası... Yirmi senede Karun gibi zengin dini bütünler...
Aaaa şuna bakınız!.. Peygambere ve mukaddesata küfür edilince, saldırılınca ses çıkartmıyor ama kendi şeyhine veya hocasına, kendi cemaatine fiske vurulunca volkan gibi öfke püskürtüyor... Aman bu herif ne dindar ne dindar. Kırk bir kere maş tuh tuh tuh... hak tûûû!
Çıt kırıldım Müslümanlar... Kuşkonmaz Müslümanlar...
Kendilerini tenkit eden Müslümanlara zındık diyenMüslümanlar...
Papazları, hahamları çok seven, kendilerini uyaran Müslümanları hiç sevmeyen “örnek” Müslümanlar...
Emanetlere hıyanet edenler...
Gıybet ederek günde bir ton ölü eti yiyenler...
Ali nazik kebabı kadar nazikler...
Din iman elden gitmiş, sık sık pikniklere gidenler...
Köşkünün bahçe duvarları Çin seddi gibi, içindeki taşlar Kongo graniti, banyo ve helâ muslukları altın kaplı sofular.
Hele şu zat yok mu, o bir âlemdir. İçinde alkol olduğu kuruntusuyla eline limon almaz, limon sıkmaz. Aman ne takva aman ne takva...
Bağdat’ta tavuk gibi Müslüman boğazlanıyor, bizimki ziyafetten ziyafete, sohbetten sohbete, piknikten pikniğe, bir zevk ü sefadan ötekine koşuyor. Böyle sofu, evlere şenlik...
Ekşi ayran ve beklemiş şıra içmezmiş, aman ne sofu ne sofu...
Bağdad’da, Afganistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da Müslümanlara yapılan zulümlerin ekşi şıra kadar önemi yok mu?
Min gayrihaddin (haddim olmayarak) uyarıyorum:
- Ya Doğuda ayağına diken batan Müslümanın acısını yüreklerinizde hissedersiniz, yahut (böyle bir şuura sahip olmazsanız) başınıza gelecek felâketlere hazır olursunuz.
Mehmet Şevket Eygi
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

18/9/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Bir iyilik Yap; Selamlas!

Bir iyilik Yap; Selamlas!
Önce selamlaş!
Tanıyıp tanımaman önemli değil!
Okulda, sokakta, her yerde selamlaş
Öğretmeninle, komşunla, herkesle
Bir İyilik Yap; Gülümse!
Bir düşünelim bakalım:
İnsanlara her gün verebileceğimiz daha güzel bir hediye var mı?..
Bir İyilik Yap; İnfak Et!
Paylaşırsan bir kıymeti vardır elindekilerin
İnfak et; ve bunun için bir yerlerde savaş çıkmasını ya da deprem olmasını bekleme!..
Bir İyilik Yap; Kusurları Ört!
İnsanların hatalarını yüzlerine vurma!
Bir yanlışa şahit olduğunda, bunu başkalarına anlatma, muhabbetini yapma!..
Bir İyilik Yap; Bir Kötülükten Vazgeç!
Bu da bir iyiliktir
Hem de önce kendin için yaptığın bir iyilik
Bir İyilik Yap; Ve Bunu Alışkanlık Haline Getir!
Sürekli yapacağın bir iyilik listesi hazırla kendine!..
Senin iyiliklerin olsun onlar
Bir İyilik Yap; Ama Kimseye Anlatma!
İyilik yapmak kolaydır. Sen zor olanı dene!..
Yaptığın iyiliği gizli tut, reklam etme
Ne kadar gizli yaparsan, o kadar kıymetli olacak yaptığın iyilik; unutma!..

23/8/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Yüce Allah'ın münafık saydıkları

Yüce Allah'ın münafık saydıkları
BÜYÜK tabiin âlimlerinden İbn Müleyke der ki: Ben Hz. Peygamber'in sahabesinden otuz kişiyi gördüm.
Her birisi münafık olmuş olmaktan korkuyordu. İman ve amellerin Allah katında kabulünden endişe duyuyorlardı. Bu, ne kadar sarsıcı bir sözdür. En büyük Zat'ın ( Hz. Peygamber'in) yanında, O'nun terbiyesinde büyümüş olan bu insanların hassasiyeti, hakikaten ders vericidir. Çağımız insanına, çağımız insanlarına uyarı anlamında bundan daha etkili bir örnek sunulabilir mi, bilemiyorum.
Hz. Peygamber'e en yakın olanlar münafık olmaktan endişe ediyorlar. Bizler ise, cennetin anahtarını elimizde görüyoruz. Kimseyi beğenmiyoruz. Herkesi günahkâr ve küçük görüyoruz. Kendimizi ise Hz. Peygamber'in komşuluğuna layık görüyoruz. Böyle zannediyoruz. Çünkü dini çok az biliyoruz.
Az bilgimizle de kendimizi şeyhülislamlardan daha yetkili görüyoruz. Bu dediklerimi test etmek için internet sitelerinde yayınlanmış olan dini bir haberden sonraki yorumlara bakmamız yeterlidir. Aramızda icazetsiz ne kadar çok müftü olduğunu görebiliriz.
Tabii ki ürkütücüdür bu manzara. Cahil cesur olur sözünün boşa söylenmediğini gösteriyor bu göstergeler.
Bilinir ki, Hz. Huzeyfe (r.a), sevgili Peygamberimizin bazı özel bilgileri kulağına fısıldadığı özel bir sahabedir. Peygamberimiz (s.a.v) cemaatinde bulunan gizli münafıkların listesini Hz. Huzeyfe'ye vermişti. Bu listeden kimsenin bilgisi yoktu. Hatta en yakınların bile. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali gibi en yakınlar bile bu bilgilerden habersizdi. Huzeyfe bu bilgiyi aldığı gibi sakladı. Deşifre etmedi.
Bu durumu bilen Hz. Ömer (r.a) bir gün soruyordu Hz. Huzeyfe'ye: Allah adına söyler misin? Peygamberimiz beni de münafıklardan saydı mı? Hz. Ömer (r.a) gibi zirve isim, amellerinin nifaka bulaşmasından endişe edecek kadar işi ciddiye alıyor. İslâm'ın öngördüğü “havf ve reca”, “korku ve ümit arasında” olmak budur işte.
Cehennem anıldığında kendini en önde görmek, cennet anıldığında ise kendini en geride saymak duygusu.
Büyük sahabe Ebu Derda (r.a) namazdan sonra “Allah'ım! Münafık olmaktan sana sığınırım” diyor. Bunu duyan birisi soruyor: “Ey Resulullah dostu senin nifakla ne ilgin olabilir ki!” Derda (r.a) soru sahibine şöyle cevap verir: “Sakın amellerinden emin olma.
Allah'a yemin ederim ki, kişi bir saat içinde fitneye uğrar ve bir anda dininden olabilir.” Peki, sahabenin korktuğu münafıklık veya nifak nedir? Müslüman'ın böyle bir tuzağa düşme ihtimali var mı? Münafıklığın iki anlamı vardır. İtikat iman açısından münafık olan; kalbinden, içinden Müslüman olmamasına rağmen dışarıya Müslüman gibi görünene verilen isimdir. Müslüman bir insanın bu kategoriyle işi olmaz.
Amelde münafık ise, ibadetine, iyilikseverliğine, Allah'a yönelişine riya, gösteriş, ikiyüzlülük ve kibir karıştıran kişi demektir. Müslüman kişiyi ürkütmesi gereken işte bu münafıklıktır. Günümüzde iki tür münafıklıktan da Allah'a sığınmalıyız. İmanımızı, samimiyetimizi ve ibadetlerimizdeki ihlâsı tatmalıyız.
Münafıklığı Hz. Peygamber şöyle özetliyor: “Dört özellik kimde bulunursa tam katışıksız münafıktır: Kendisine emanet verildiği zaman ihanet eder, konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, birine düşman olduğunda ilkesiz davranır.” Öyleyse iki kategoriyi de (inanç ve amel) derleyerek münafıkların genel özelliklerinden bahsedelim. Sonra her birimiz kendimizi tartıp “İnşallah bunlardan değiliz” diye de dua edelim.
Münafık kötülüğü emreder ve iyiliğe engel olur. (Tevbe, 67)
Münafık insanların namuslarını lekelemekten uzak durmaz. (Nur, 11)
Münafık kötü söz yayar. Zann ile hükmeder ve boş zannın- sözün peşinden koşar. (Hucurat, 6)
Münafık ikiyüzlüdür. İki dillidir. İki kalplidir. (Bakara, 14)
Münafık yalan söyler. Yalancılığı meslek haline getirir. Yalan yeminlerde bulunur (Münafikun, 1)
Münafık Allah'ın adını anarak yemin eder. Yüce Rabbin adını istismar aracı yapar. (Mücadele, 14, Tevbe, 74)
Münafık ahdi bozar. Sözünde durmaz. Kendince tuzak kurar ama kurduğu o tuzağa kendi düşer (Tevbe, 75)
Münafık namaz kıldığında gösteriş yapar. Allah'ı çok az zikreder. İbadetinde gösterişten uzak durmaz. (Nisa, 142)
Münafık kibir sahibidir. Bağışlanma dilemekten bile uzak durur. ( Münafikun, 5)
Münafık kalbinde olmayanı diliyle söyler. Dilinde olanı ise kalbine yerleştiremez. (Fetih, 11)
Münafık düşmanlık yaptığında zalimce davranır. İlkesizce davranır. Aşırıya gider. İnsafı terk eder. (Bakara, 178, 194, Maide, 94)
Münafık şeytanın oyununa gelir ve Allah'ın bağışlayacağı
ile kendini avundurur. Daha zamanım var diye kendini kandırır. (Hadid, 13)
Münafık yapmadığı şeylerle övünür. Önce kendini sonra çevresinde olanları kandırır. (Ali İmran, 188)
İnanıyorum ki, şu anda bu şartları okuyan hiçbir kardeşimizde bu hastalıklar yoktur. Çünkü bu hastalıklar kişiyi amelde münafıklıktan imanda münafıklığa doğru hızla sürükler. Kelime-i Şahadeti getiren hiçbir kardeşimizi bu kategoride görmeyiz inşallah.
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

Nihat HATİPOĞLU
11/8/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti
Her insandan geriye kalan birseyler vardır bu hayatta.

Kiminden eser, kiminden isyan… Kiminden iyilik, kiminden kötülük... Kiminden söz, kiminden sükut... Kiminden ağıt, kiminden menkıbe… Kiminden hayat, kiminden ölüm… Kiminden şükür, kiminden pişmanlık…
Hal ve mazi yaşanmışlığın izleriyle doludur…
Elbette ki bu “büyük fotoğraf” insanlığın halidir, seviyesidir, aklıdır, ruhudur, hafızasıdır.
Yaşanmış olan, insanın hem eylemidir hem de eseri.
Bu eylem ve eserden teşekkül eden “hayat hafızası” da çoğu zaman tazedir.
İyisiyle kötüsüyle mazi insanın peşini bırakmaz.
Kimi zaman hata ve günahlardan bir “ah” feryadıyla yükselir insanın sesi…
Kimi zaman da sürur, şükür, huzur getirir bugüne mazi…
İnsan yaşadıklarıyla kaybeder ve insan yaşadıklarıyla kazanır…
Şüphesiz her insanın yaşanmışlıktan kaynaklanan bir hafızası vardır ve orada bir “birikim” sözkonusudur.
Biliyoruz ki insan hem kendine aittir, hem de insanlığa…
Yani, insan hem kendinden sorumludur hem de insanlıktan…
İnsan biriktirir, çünkü insan yaşarken, duyar, hisseder, konuşur, tepki verir, etkiler, etkilenir…
Her insanın sergüzeşti hayatı ötekinden farklılık arzeder ama insanın yapıp ettikleri “insanlık havzasında” toplanır…
Yollarımız, mücadelemiz, azmimiz, irademiz, imtihanlarımız, ikramlarımız farklılık gösterse de gittiğimiz yer aynıdır.
İnsan ne olursa olsun, insan ne yaşarsa yaşasın, insan nasıl yaşarsa yaşasın, insan nerede yaşarsa yaşasın, insan arınmak ister.
Sık sık kalbinden, kalbimizden geçer bu duygu.
Herkes pişmandır hayatta.
Ömrünü heder eden de pişmandır, kendisini bir hiç uğruna tüketen de pişmandır.
Fani hayatı baki zanneden de pişmandır, öfkesinin esiri olan da pişmandır.
Fakat hayatının en küçük anını dahi israf etmeyen de pişmandır.
Şükreden de pişmandır, sabreden de… Bilende pişmandır bilmeyen de…
Birincidekiler, cehaletin, bilgisizliğin, nankörlüğün, tükenmişliğin, yolda kaymışlığın, insan kalamamanın, hedefe varamamanın pişmanlığını yaşar.
Bu “negatif pişmanlıktır”.
İkincidekiler ise, nimet vereni bulduğu, Onun huzurunda yaşadığı ve yaşatıldığını gördüğü, korunup kollandığını hissettiği ve esirgenip bağışlandığını idrak ettiği halde, şanına yakışır şükrü sergilemekte acizlik hissetme pişmanlığıdır.
Bunlarınki de “pozitif pişmanlıktır”
Negatif pişmanlık, son pişmanlıktır ki hiçbir fayda vermez, pozitif pişmanlık ise insanı yükselten bir arayıştır, faydası çoktur…
Hepimizin önünden bir hayat geçiyor, gidip maziye demirliyor.
Ve aynı anda hepimizin hayatından bir mazi geçiyor.
Hayat ve mazinin tesirinde biz hem bir istikbal hem de bir mazi adayıyız.
İnsan olduğumuz kadar da insanlıktan yanayız…
Bugünkü “büyük insanlık manzarası” da bizim eserimizdir.
Mazisiyle, atisiyle sorumluluk bize aittir.
Sorumlu ve suçlu insandır… Ve her insan pişmandır…
Yeri asla yaramayacağı, boyu dağlara erişemeyeceği halde yeryüzünde böbürlenerek yürüyen insan pişmandır.
Kibirliliği alçak gönüllü olmaya tercih eden insan pişmandır…
Kendini muktedir zannedip de ölümlü olduğunu unutarak kendini abartan insan pişmandır…
Ölümden korkup da ölümü yok etmeye çalışan insan pişmandır…
Ölüm sonrasına hazırlık yapmayan insan pişmandır…
Ölümden nasihat almayan insan pişmandır…
Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini çabucak unutan insan pişmandır…
Hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğine inanarak her şeye hakim olmak için uğraşırken hayatı yaşanmaz hale getiren insan pişmandır…
Çaresizlik tuzağına düşen, her durumda ve her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkaran insan pişmandır…
Derdi ve davası olmayan insan pişmandır…
Yaptığı iyiliği büyük görüp başa kakan ve iyiliklerini anlatarak onları kıymetsizleştiren insan pişmandır.
İyiliği karşılık beklemeden yapmayan insan pişmandır…
İyilik yapma imkanı önüne kadar geldiği halde iyiliğe eli varmayan insan pişmandır…
İnsanları hor ve hakir gören pişmandır…
Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştıran insan pişmandır…
Kendisine bir kötülük yapıldığında hemen karşılık veren insan pişmandır.
İnandığı gibi yaşamayan insan pişmandır…
İnsanları kendisinden uzaklaştıran ve gittikçe bencilleşen insan pişmandır…
Dua alamayan insan pişmandır…
Tevazuu unutan insan pişmandır…
Öfke ve ihtirasın esiri olan insan pişmandır…
Yalana göz kırpan insan pişmandır…
Önyargılarla fikri ve ruhu kapanmış insan pişmandır…
Beğeni duygusunu sürekli kendine yönelten insan pişmandır…
Nefsinden razı olan insan pişmandır…
Heva ve heveslerini kendine ilah edinen insan pişmandır…
Hak ve adalet duygusunu yitirmiş insan pişmandır…
Günahtan ve hayatını israf etmekten çekinmeyen insan pişmandır…
Aklına geleni söyleyen, sözü tartmasını bilmeyen insan pişmandır…
İnsan olmanın vazgeçilmez prensiplerini küçük çıkarlar için feda eden insan pişmandır…
İnsanlara güven vermeyen insan pişmandır.
Gösteriş yapıp hayra da mani olan insan pişmandır…
Merhamet etmeyen insan pişmandır…
Aklını, kalbini işletmeyen insan pişmandır…
Kendinden iyi durumda olanlara bakıp üzülen insan pişmandır…
İmkanlarını insandan yana kullanmayan insan pişmandır.
Vermeyi almaktan daha büyük bir ihtiyaç görmeyen insan pişmandır…
“Anlamaktan” vazgeçip, bütün gücüyle “anlaşılmaya” odaklanmış insan pişmandır.
Allah'tan korkmayan insan pişmandır...
Allah'tan hakkıyla korkmayan insan da pişmandır…
Günah ve hatasını bildiği halde tövbe etmeyen insan pişmandır…
Yaşarken vicdanının sesini duymayan insan pişmandır…
Bilen de pişmandır bilmeyen de… İnanan da pişmandır inanmayan da…
Peki sizin pişmanlığınız hangisi?
Ne kadarı pozitif pişmanlık, ne kadarı negatif pişmanlık.
Bir soru daha; Hangi pişmanlıklarınızdan pişman oldunuz da kurtuldunuz, insanın düştüğü yerden kalkmasına ve insanlığın huzur arayışına nasıl bir katkınız oldu?
Kuran diyor ki; Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (onlar ziyanda değillerdir).
Bakın ki sayamayacağımız kadar çok pişmanlık içindeyiz.
Ya sayacak kadar az olsaydı pişmanlıklarımız.
İnsanın halleri ve “büyük insanlık tablosu” daha iyi olmaz mıydı.
Pişmanlıklarımızın bedelidir; insanlığın huzursuzluğu ve sürüp giden tedirginliği.
Her insan pişmandır ama hangi pişmanlıklar hala işe yarar.
Her insandan geriye kalan bir iz vardır bu hayatta.
Hepimizden geriye kalan ortak şeydir pişmanlık. Bazı pişmanlıklar yapıcıdır, bazıları yıkıcı.
Yapıp yıktıklarımızla elde kalan insandır…Af ve merhamet bekleyen insan…
MEHMET GÜNDEM
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ''

8/8/2009 | Kategori: makale | Yorum (yok) Yorum yaz! | Kalici baglanti






